Ya Gözlerim Konuşursa

Nilgün Admeş
Ya gözlerim konuşursa

Ya gözlerim konuşursa

Yunus Kocatepe

Bedenim hala soğuk. Günse ılıdı. Özlemime yenik düştüm. Gittim. Çukurcuma’yı tekrar dolaştım yabancı gözlerle. Bizim büfede soluklandım. Ara sokaklarında kayboldum. Çok sevdiğim o yokuşu, yeniden sevdim. Yorgun düşmüş ahşap evlerin serüvenlerini düşündüm. İçlerinden geçen hayatların yıllarında olmak istedim. Evimizin küçük sundurmasında annemin saksı saksı bahar çiçekleri. Kışları bazen iç delen küf kokusuna uyanayım. Geceleri babam cebinde leblebi tozuyla eve dönsün. Televizyon yayın bitti sinyali verene kadar bizde otursun mahalleli. Annemin küçük kümesinden yumurtaları aşırıp, mahallenin kedilerine içirelim. Sobaya odun kömür taşımanın zor geldiği, ayazın suratımı lime lime ettiği günler olsun. Ama her şey derin, samimi ve uzun olsun.
Kafamda bunlar, sokakları, evleri geride bırakırken vardığımı fark ettim. Roma. Halk arasında böyle bilinirmiş.  O getirmişti beni buraya ilk. Zaten bu sokakları da onunla keşfetmiştim. Çukurcuma'yı onunla sevmiştim. Ilık bahar rüzgarı yüzümü yalar, arkasında oturmuş, kollarımı beline kenetlemiş, motoruyla gezerken. Balkonlardan gelen çiçek kokularının geçişlerini hissetmiştim. Bazen de sıcaklık soğukluk farklarını. “Seni Roma’ya götüreceğim.” demişti. Gülmüştüm. Nereden bileyim? Meğer… O zamanlar, arkadaştık.
    Ayaklarımın altı Tophane. Karşımda adalar öbek öbek. Ağır sıcak çöktü yine. Bankların bacaklarına sarılmış tatlı kahve yapraklar. Yer çürük rengi yeşil. Sarıyla karışık. Onunla oturduğumuz yere çöküverdim. Ilımış toprak.  Özlemişim. Beni üç cümlede anlat, demişti. Ağız dolusu gülerek, ilki bende kalmalı, öbürü, erken başlangıçlar, sonuncu ise, özgürlük özlemi, olmuştu cevabım. Gözleri, doğru, demişti. Suskunluğu onaylamıştı gözlerini. Özgürlüğümü ben de özlüyordum. O henüz bilmiyordu.
    Bazen saatim her an şimdiyi gösteriyor. Ne kadar oluyor geleli? Akşam yaklaşıyor. Yavaştan derneğe gitmeli. Hiç canım çekmiyor.
    Geldiğim daracık sokakları geride bırakarak dönüyorum. Önüm insan seli. Görünmezmişim gibi, herkes üzerime yürüyor. Adımlarım kaçıyor. Kulaklarım uğulduyor gürültülerinden. Kestirme yollar buluyor zihnim.  Sonunda bizim sokak. Kapı ölü insan gibi ağır, son kalan kudretimi alıyor benden. Açıyorum. Nurettin Abi'nin çay kokusu içime doluyor. Yeni demlemiş olmalı. Hırıltılı sesi de geliyor derinden. Hararetli sohbetin konusu yine Giresun sanıyorum. Âşık memleketine. Basamakları çıkıyorum. Kahverengi boya aşınmış artık. Dalga dalga ahşabı görünür olmuş. Yer yer açık yer yer koyu kahve, kimi zaman koyu sarı. Her adımımda çıkardıkları ses. Sanki ben bastıkça inliyorlar. Üye aidatlarının birazını onlara harcamalı. Sergi salonu. Vedat. Bizim yazı işlerinden sorumlu. Yine masasında bir şeylere gömülmüş.  Severim oğlanı. Daha az kaygılı olsa, daha çok severim.  Beni gördüğü gibi koşuşuyor. Hocam, nerdesiniz, birkaç baskı sorunlu, diyor. “Oluversin Vedat. Yaşıyoruz ya.” Gülüyorum ardından. Keskin tıraş kolonyası içimi deliyor. “Ama serginin açılışına iki saat var. Nasıl yetiştireceğiz? Sonra, davetliler…” Ağzının açılıp kapandığını görüyorum. İşitmiyorum sonrasını.  Koridorda ilerliyorum. Fotoğraflar. Bu olmamış. Mavi filtre kullanmalıydım. Maskeler. Gizledikleri var. Belki hissettirdikleri. Özgürlük? Şimdi, ikimizin de maskeleri var.
    Sesi, öbür koridorda yankılanıyor. Yüzüme bahar vuruyor olmalı. Mercekleri anlatıyor sanırım. Usul usul yürüyorum sesine. Sınıfının kapısı yine ardına kadar açık. Önüne geldiğimde fark ediyor beni. Anlıyorum mutlu olduğunu. Gözlerimiz birleşiyor. Dolu dolu gülümsüyor. İşaret parmağımla yukarıyı gösteriyorum. Teras. Anlar. Başını hafifçe göğsüne düşürüyor, anladığını onaylıyor.
   Vedat gitmiş. Vazgeçmiştir artık. Yine yorgun basamaklar. Çivit mavi deniz. Ateş kızılına çalıyor gökyüzü yavaştan. Düşündükçe aklım almıyor. Kanım çekiliyor. Arkamdan açık kalan kapıdan Vedat’ın sesi geliyor. Sonra, kocamın ve  Güneş’in. Neden ortadan kaybolduğu anlaşıldı. Kapı çalmış olmalı.  Sırtım dönük. Sesler yaklaştıkça içim bükülüyor. Güneş beni gördüğü gibi sesleniyor. “Kadim dostum, bütün gün serginle övündüm.” İri, siyah gözleri coşkulu. “Hoş geldin” diyorum. Ilık, yasemin kokulu bedenine sarılarak. Kocam yanaklarımdan öpüyor, bileğimi hafif sıkarak. Anlamıyorum. Gözlerine bakmak gelmiyor içimden. Oturuyoruz.
    Kapının karşısındayım. Konuşmalara eşlik etmeye çabalıyorum. Görünüyor birden. Sigarasını yakmaya çalışırken bize doğru yürüyor. İçim eriyor. Dudağının değdiği yer tenim olsa. Bedeninin altında çarşafları avuçlasam. Utanıyorum düşüncelerimden. Yüzüğünü yine takmamış. Birlikte olduğumuzu görünce birden yüzü düşüyor. Haklı. Kocamın elini sıkarken ne hissetti? Nasıl bir düşünce zihnini silkeledi?... Sol yanımdaki iskemleye oturuyor.  Daha da az konuşuyorum artık. O sadece dinliyor. Sohbetin genelinde, Güneş ve kocamın söylediklerini onaylıyoruz, tebessüm etmeye çalışarak. Gömleğinin kıvırdığı kollarına gidiyor gözlerim. Birinde oğlunun adı yazılı. Elinde çakmağıyla oynuyor. Bazen de telefonuyla. Gözleri yorgun. Boş bakıyor. Hırpani ve bezgin.  Başımla boşluğunu doldursam. Bir ara telefonuma bakıyorum. Bana yazmış. Ne ara. “Alışır, özler, istersin demiştin bana. Hatırlıyor musun? Rüzgâr, kokunu burnuma öyle hoş bırakıyor ki… Alışmak istiyorum.” Başımı kaldırıp kimseyle göz göze gelemiyorum.