Kobanê'yi Görmek

Yusuf Turhallı
Gözün görmesi fiziksel bir eylemdir. Buna bakmak da diyebiliyoruz sanırım. Ancak bizim görme eylemimiz gözümüzün görme eyleminden daha farklı bir yerde duruyor. Baktıklarımız içinden seçim yapıyoruz ve bazı şeyleri görmeyi seçerken bazılarını görmemeyi seçiyoruz. Gördüklerimizi; geçmişimiz, bugünümüz, hayata dair düşüncelerimiz, doğduğumuz coğrafya, sosyo-ekonomik düzeyimiz, formasyonumuz kısacası bizi biz yapan her şey etkiliyor.

Çerçi Sanat’ın bu sayıdaki Günebakan konusunu “Görmek” olarak belirlediğimizden beridir aklımda “Görmemenin Politikliği” ya da “vicdansızlığı” üzerine bir yazı dolanıyor. Çünkü insan gördüklerini seçerken nasıl ki politik bir tavır sergiliyorsa görmediklerini seçerken de bu politik tavır üzerinden hareket ediyor. Gözümüz, görme eylemini gerçekleştirirken seçim yapmaz; ışığı yansıtan ve yansıtmayan her şeyi görür. Gözün görmesi fiziksel bir eylemdir. Buna bakmak da diyebiliyoruz sanırım. Ancak bizim görme eylemimiz gözümüzün görme eyleminden daha farklı bir yerde duruyor. Baktıklarımız içinden seçim yapıyoruz ve bazı şeyleri görmeyi seçerken bazılarını görmemeyi seçiyoruz. Gördüklerimizi; geçmişimiz, bugünümüz, hayata dair düşüncelerimiz, doğduğumuz coğrafya, sosyo-ekonomik düzeyimiz, formasyonumuz kısacası bizi biz yapan her şey etkiliyor. Bu etki doğal olarak görmediklerimiz üzerinde de var. Örneğin Srebrenitsa’yı görebilirken doksanlı yıllarda devletin Kürdistan’da uyguladığı kıyımı görmeyebiliyoruz ya da Filistin’den bahsederken Urumçi’de Türkmenlerin uğradığı kıyıma sessiz kalabiliyoruz. Ya da kadın cinayetleri üzerine ahkâm keserken IŞİD’in Şengal’de özellikle kadınlar ve çocuklar üzerinden yürüttüğü vahşeti görmeyebiliyoruz ya da bu vahşet görülmeyebiliyor. “Görmek” vicdanlı bir eylem gibi dururken “görmemenin vicdansızlığı” (ya da politikliği) üzerinden konuşmak daha mantıklı gibi duruyor.

Bugünlerde coğrafyamız tarihi günlerden geçiyor. Bugün Ortadoğu’da yaşananlar muhtemelen içinde bulunduğumuz yüzyılda bile çalışmalara konu olacak. Belki de özellikle, geçirdiğimiz ve geçirmekte olduğumuz son on-on beş yıl... Kapitalist düzenin bütün vahşeti IŞİD’le birlikte dokunulabilir bir hal alıyor. Yarattığı vahşeti öyle bir sergiliyor ki aradaki binlerce kilometreye rağmen dünyanın her yerinde insanlar izledikleri vahşet görüntüleri karşısında donakalıyor. Aslında bu durum bize çok da yeni olmayan bir şeyi tekrardan gösteriyor: Egemen güçlerin saldırısına uğrayan bütün coğrafyalar aynı yerdir. Kobanê, İkinci Dünya Savaşı, Şengal, Filistin, Srebrenitsa, Urumçi, 93 Sivas’ı, Çorum, 6-7 Eylül Olayları, Boko Haram’ın Nijeryası kısacası dünyanın katliama uğramış ya da uğramakta olan ve hatta uğrayacak olan bütün coğrafyaları aynı yerdir. Yani bombaların mahallelerimizde patlamıyor olması Türkiye’nin batısıyla Rojava’nın aynı yer olmadığı anlamına gelmiyor. Doksanlı yılların Türkiyesinde “Haydar” adıyla ünlenen, tutuklu ya da hükümlülere tecavüz edilen copların normalleşmesi ile bugün coğrafyamızda tecavüzün normalleşmesi arasında çok da büyük bir fark yok. Bu yüzden bugün “görmek”ten bahsedilecekse böylesi geniş perspektifli bir görmek ya da “görmemenin olmadığı” bir görmekten bahsetmek daha mantıklı duruyor. “Görmek”, kendimize rağmen “görmek”...

Görmek” deyince bir yandan yukarıdaki tartışmayı yürütmek gerekirken diğer yandan sanatla ilgili bir tartışma da yürütmek gerekiyor. Daha doğrusu sanatı da bu tartışmaya dahil etmek gerekiyor. Çünkü sanat da bir görme işidir. Sanatçı sayılabilir sonsuz tane konu arasından birini seçer ve işler. Ve bu seçme işinde yukarıda görmekle ilgili saydığım her şeyden bir şekilde etkilenir. Sanatçı da bütün insanlar gibi toplumsal bir yaratık olduğundan metnini, toplumsal olarak kendini kurduğu yerden inşa eder. Bu bağlamda sanatsal üretim, sanatçının üretim anı hariç (ki bazı sanat dallarında bu üretim de), kolektif bir görme niteliği taşır. Bu konuşmayı tersinden yapmak da mümkündür. Şöyle ki: Metnin alımlayıcısı da bir sürü metin arasından birini, görme süreciyle aynı şekilde seçer ve seçtiği metni yeniden inşa eder. Metnin yeniden inşa ediliş sürecine alımlayıcıyı kendisi yapan her şey dahildir. Böylesi bir durum sanatın kitleleri harekete geçirmesine olanak tanır. Çünkü alımlayıcı bu kolektif sürece dahil olduğu ölçüde artık yalnız olmadığını bilir. Bu niteliğini taşıyor olması nedeniyle sanat, her dönem propoganda aracı olarak görülmüş ve kullanılmıştır. Hala da kullanılmaktadır. Bu kolektif nitelik sanatın kitleleri harekete geçirme ve propoganda aracı olarak görülmesinin dışında bir olanak da yaratır. Zaman ve mekandan bağımsız bir metin yaratılamayacağına göre her metin üretildiği dönemden etkiler taşır. Üretildiği dönemin beşeri topoğrafyasını sunar. Ya da bu topoğrafyanın bir bölümünü... Bu bağlamda sanatsal ürün bir yanıyla da tanıklıktır. Tarihe bir tanıklık... Resmi tarihin bilinçdışı belki de... Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi tarihin bilinçdışına böylesi bir bakış bize tarihi yeniden yazma ya da daha iyi anlama olanağı verebilir. En azından ezilenlerin tarihini anlamak istiyorsak böylesi bir bakış hayati önem taşıyabilir. Çünkü Tarih bir metindir ve her metin gibi ister istemez bize bir hikâye anlatmaktadır. Bu hikâyeyi anlatıcısından bağımsız düşünmek olanaksızdır. Her kim anlatıyorsa anlatsın... Bu sebeple sanatın tarihe düştüğü şerhi “görmek” de sanatçının kaçırmaması gereken detaylardan biri gibi duruyor.

Peki ya görmemenin politikliği ve sanatın yukarıda bahsedilen kolektifliği bağlamında Kobanê nereye oturuyor? Aslında cevabı malum bu soruyu sormak ne kadar gerekli emin değilim. Ancak geçilen süreçte yaşananlardan sonra buraya da göz atmak gerekli gibi duruyor. En azından şunu biliyoruz ki Türkiye kamuoyu Rojava’da yaşananlarla ilgili sınıfta kalmış gibi görünüyor. Bu hale, sosyal-yazılı medyadan ikili sohbetlere kadar birçok alanda şahit olmak mümkün. Kapitalizmin zararlarından bahseden bazı “sol” kesimin, kapitalizmin bütün zararlarını bünyesinde cisimleştirmiş IŞİD’e karşı tutumları ortada. Ya da Esad zulmüne karşı ayaklanmış ve hatta bir devrimi olanaklı hale getirmiş Rojava halkına, Rojava kurulduğundan beridir Esad yönetimiyle birleşme çağrısı yapan diğer bir “devrimci-sol” kesimden de bahsetmeden geçmek olmaz sanırım. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün ancak yazının bağlamı dışına çıkmamak için bu kadarı yeter sanırım. Ayrıca farklı siyasi görüşlere sahip medya organları alınıp incelenirse istenenden fazla örnek bulunabilir. İşte bu siyasi tutumların genel olarak davranışları tam olarak yukarıda bahsettiğim “görmemenin politikliği” ya da “görmemenin vicdansızlığına” birebir uymakta. Çünkü biri Filistin’deki insanların katledilmesine karşı çıkıp eylemler yaparken “görmenin vicdanı”ndan yararlanır. Ancak aynı kişi Şengal’de saldırıya uğrayan ve yollarda açlıktan susuzluktan ölen, kadınları köle pazarlarında satılan Ezidilerle ilgili konuşmadığında vicdansızlıkla suçlanmaz. Ya da bununla ilgili konuşulmaz. Ama şunu unutmamak gerekiyor ki zulüm karşısında susmak zulme ortak olmaktır. Bu yüzden görmemeyi seçmek en az zulmeden kadar zalim olmaktır. Peki bu bağlamda sanatçı nerede duruyor? Yine geçtiğimiz süreçte sanatçıların tutumlarının da siyasilerden pek farklı olmadığını gözlemleyebildik. Çoğu sanatçının kendi politik görüşünün dışında tepki verdiği durumlarla pek karşılaşamadık. Onun dışında tepki ortaya koyulmaya çalışıldıysa da örgütlenme eksikliği ya da görünürlük sorunları yüzünden yankı bulmadı. Zaten sanatçı da içinde yaşadığı toplumsal koşullardan azade tutulamayacağı için bu durum çok da abes değildi. Dünyanın bütün yerlerinden mağdur edebiyatı yapıp vicdanlı duruşlarıyla gönüllerde taht kuran çoğu sanatçı söz konusu Rojava olunca ıslık öttürüp uzaklara bakmayı tercih etti. “Görmemenin vicdansızlığı”nın vücut bulmuş hali olarak tarihteki yerlerini aldılar. Burada unutulmaması gereken şey dünyanın gelmiş geçmiş bütün ezilmiş ve aşağılanmışları aynı kişilerdir ve aynı coğrafyalarda yaşamaktadırlar. Paris gettolarıyla, Filistin’de geçen olaylar aslında aynı yerde olmaktadır. Failler ve mağdurlar aynı kişilerdir. Bu durum göz ardı edildiğinde kişinin inanılırlığı da yara alır. 

Sanatçının tarihe düştüğü şerh bağlamına geri dönecek olursak, bugün Rojava’da bir devrim yaşanıyor. Ulus-devlet sürecinin dünyayı yok oluşa sürüklediğinin bilincine neredeyse herkes varmış durumda. Rojava, gerek anayasası gerek öngördüğü örgütlenme biçimiyle bize yeni bir şey vaat ediyor. Yerel yönetimlerin ön plana çıkarılması, üç anadilli devlet düzeni, buna uygun geliştirilmeye çalışılacak ekonomik model… Bütün bunlar bize yeni bir dünyanın mümkün olduğunu gösteriyor. Ancak bu yeni dünyayı kurmak için bölgenin herkesin desteğine ihtiyacı var. Kelimenin gerçek anlamıyla herkese… Yine unutulmaması gereken bir nokta var: Nasıl ki IŞİD kapitalist vahşiliğin vücut bulmuş haliyse ona karşı PYD-YPG güçlerinin gösterdiği direniş de dünyanın bütün ezilmiş ve aşağılanmışlarının yüzlerce yıldır ezenlere karşı gösterdiği direnişin vücut bulmuş halinden başka bir şey değildir. Zaten bu nedenle Kobanê’deki direnişe dünyanın çok farklı coğrafyalarından gençler hayatlarını bağışladılar. Çünkü hepsi aslında aynı coğrafyayı savunduklarının bilincindeydi. Bu tarihi an, vicdanı hayatının merkezine almış herkesi ilgilendiren bir andır. Rojava’da kazanılan zafer tarihe ezilenlerin zaferi olarak nasıl geçecektir? Kafa yorulması gereken şeylerden biri de bugün budur. En azından sanatını bu yönde kurmaya çalışan sanatçıların “görmesi” gerekenlerden biridir bu. Şu anda müzik alanında böylesi bir tarihleşme süreci yaşanıyor. Bunun bütün sanat dalları tarafından dikkate alınması bugünün sanatçısının gözden kaçırmaması gereken bir durum gibi görünüyor. Çünkü tarihin anlattığı hikâyenin niteliğinin nasıl olacağını biraz da bugünün sanatçısının tutumu belirleyecek. Dünyanın birçok coğrafyasından katılan insanların kolektif emeğiyle özgürleştirilen Rojava’nın (özelde Kobanê’nin) hikâyesi, en iyi şekilde kolektif bir süreçle üretilen sanat tarafından yazılabilirmiş ya da gösterilebilirmiş gibi duruyor.

Sonuç olarak baktığımızda vicdanla ilgili paradigmanın “görmek” değil de “görmemek” üzerinden daha sağlıklı inşa edilebildiğini görüyoruz. “Görmek”, çoğunlukla pozla ilgili bir yere düşerken “görmemek”, vicdan dediğimiz şeyin daha rahat sorgulanabildiği bir alan haline geliyor. Bunun yanında tarihsel olarak önemli bir dönemeçten geçiyoruz. Bu dönemeçte kendine vicdan sahibi diyen herkesin üzerine düşen sorumluluklar var. Aynı şekilde bu durum kendini vicdan sahibi olarak nitelendiren ya da nitelendirmeye çalışan bütün sanatçıları da ilgilendiriyor. Tarihin ileride nasıl yazılacağını kendine bugün sanatçı diyen kişilerin katkılarıyla belirleneceğini biliyoruz. Sanatın “resmi tarihin bilinçdışı” olması sebebiyle sanatçının bu tarihi an’ı atlamamasında fayda var. Bu yüzden bugün, yukarıda bahsettiğim gibi, bütün ezilenleri perspektifine alacak bir “görme” biçimine ve tarihin bu “görme” biçimiyle inşasına her zamankinden daha çok ihtiyacımız var gibi görünüyor. Unutmadan ekleyelim: “Gördüğümüz” şeyler bugün için vicdanlı olarak görülmemizi sağlayabilir ancak kesin olan bir şey var ki tarihe geçerken daha çok “görmediğimiz” şeyler üzerinden değerlendirileceğiz.

 

Fotoğraflar: Cansu Ece Nirun